bir-lira-yirmi-bes-kurus

Bir Lira Yirmi Beş Kuruş

Üç gündür askıda duran çamaşırların yaydığı rutubetle dolu 1+1 kokusunu genzine çekti ve çalan alarma söverek anlamsız düşlerle dolu uykusundan uyandı. Neden bu evleri bu kadar dar yaparlar dedi kendi kendine ve pencereden dışarı baktıktan sonra gerçekten alnından öpmek gerek evleri balkonsuz yapan mimarların diye düşündü. Bu söz tabiki ona ait değildi onda bu dizeleri yazacak ne kabiliyet ne de çabadan bir işaret vardı. Bardağın hep boş kısmını görse de bu sefer dolu tarafından bir su içip iç organlarına günaydın demeyi ihmal etmedi. Sıradan insanların sıradan hayatlarında yaptıkları sıradan sabah merasimlerinden sonra kahvaltı etmeden evden çıkardı. Kahvaltı yapmadığını anımsadığı anlarda bir zamanlar kahvaltıyı ne çok sevdiğini düşünürdü oysa bir zamanlar pek çok şeyi sever ve önemserdi. Kendi kendisiyle konuştuğu böyle zamanlarda kendini üzmemek için konuyu değiştirecek kadar da ince ruhluydu. Sırt çantasını aldı ve elindeki anahtara baktıktan sonra kapıyı çekip çıktı. Apartmanın merdiveninden aşağı inerken elini çantasının arkasındaki kapalı göze götürdü şöyle bir yokladı ve hışımla başını sallayarak geri döndü. Zaten her zaman bir şeyleri unuturdu. Unutmak onun için zaman zaman afyon etkisi yapsa da böyle anlarda bu huyundan nefret ederdi.

Apartmanın pavyon ışıklarını andıran anlamsız giriş kapısını aştıktan sonra eşikte günlük güneşlik bir hava onu karşıladı. Sigara içse bir keyif cigarası yakardı hani öyle güzeldi hava. Hiçbir zaman yanından ayırmadığı fakat ihtiyacı olduğu zaman yanında olmayan çok sevdiği kulaklıklarını kulağının içine sıkıca ittirdi herkesin adını bildiği ama belki hasisliklerinden belki de ülkede paranın inanılmaz değersiz ve çabuk tükenen bir şey olduğundan olsa gerek ücretsiz kullanmaya uğraştığı müzik uygulamasını çalıştırdı. Yokuş aşağı inerken her zaman dinlediği şarkıları dinlemeye devam etti. Bir şeyi severse onu tiksinine kadar tüketmek hastalığı müzikler konusunda da kendini hissettiriyordu. Eciş bücüş olmuş yollar mıcır ve toprak doluydu ortasında medeniyet belirtisi olarak dökülen bozuk asfaltı görünce gülümsedi ve:

-Belediye bazen güzel işler yapıyor baksana en azından yolun ortasında bir miktar asfalt var. dedi kendi kendine. Sabahları işe giderken ve akşamları dönüşte iç monologları yaşadığı bu bozuk asfaltlı dik yokuşun sonunda, yükselen binalara inat kendi dünyasını yaşamaya devam eden bir ihtiyar kimse de vardı. Hatta bir ara ihtiyarın köpeği ona saldırmış fakat savaşı kaybeden köpek geri çekilmek zorunda kalmıştı. İhtiyar kendi dünyasını korumaya çalıştığından o yoldan her geçtiğinde tezek kokusu genzini yakar koyun ve kuzularla göz göze gelir ve boktan dünyası bir saniyeliğine renklenirdi. Karşıya geçmeden evvel saatine bir göz attı zaten büyük olan adımlarını iyice sıklaştırdı. Küçüklüğünden kalma bir alışkanlıktı bu hızlı yürüme işi. Babası oldukça hızlı yürür ve asla çocuklarını beklemezdi tıpkı geçen perşembe ziyaretine gittiğinde kapıyı açmaması gibi.

Bu aptal düşünceleri kafasından süratle geçirdikten sonra hızlıca otobüs durağına doğru yürüdü. Durakta bekleyen insanların çoğu tanıdık yüzlerdi. Her gün durağa gelip genç kızlarla muhabbet etmeye çalışan gür bıyıklı kart horoz, duraktaki insanlara aldırış etmeden sigara içen ve izmaritleri yere atmaktan çekinmeyen şişko cadı, muhtemelen mutsuz bir yaşam süren ve görevi elektrik sayacı okumak olan ince uzun delikanlı… Tüm bu insanların yanında Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin alt katlarında sıkışıp kalmış kendi bünyesi ona bir hayli sıradan görünüyordu. Bu esnada platonik aşkı telaşlı adımlarla elinde çantası ve siyah deri ceketi ile durağa yaklaştı, kendine has edası ile saçlarını düzeltti ve duraktaki banka oturdu ve birden dönüp şöyle seslendi:

-Bakar mısın ? Gaziemir otobüsü geçti mi ?

-Hayır henüz geçmedi.

-Peki, teşekkürler.

On saniye kadar süren bu karşılıklı konuşma durumu onu hayaller âlemine alıp götürmüştü bile. Şu an kafasında kız isteme töreni yapılıyor olmalıydı. Tatlı düşlerinden çıkmasını sağlayan şey üzerinde “Konak” yazan bir otobüsten başkası değildi. Usulca elini kaldırdı ve yorgun otobüsün bitkince açılan kapısından içeri büyükçe bir adım atarak sağ kulağındaki kulaklığı çıkardı. Otobüs kartını kullanıp ücretini ödedikten sonra şoföre:

-Günaydın kolay gelsin diye seslendi.

Karşılığında ne bir yanıt ne de bir tepki alamayınca kulaklığını kulağına taktı ve sıklıkla oturduğu yerlere şöyle bir göz atıp birine yerleşti. Sahi insanlar neden bu kadar kabaydı ? Oysa şoföre günaydın demek için kulaklığını çıkarıp sevdiği müziği dinleme zevkinden bile kendisini mahrum bırakmıştı ve karşılığında aldığı tek şey hiçlikti. Zaten uzun zamandır nezaket dediğimiz kavramı düşünüp duruyordu tıpkı Allah ve ahlak kavramlarını düşündüğü gibi. Yine 40 dakikalık mesai yolculuğu başlamıştı. Her sabah aynı hikâye, aynı yolculuk, aynı numaralı otobüs, aynı karttan düşen bakiyeler… Monoton bir hayat mı sürüyordu yoksa hayatını sıkıcı kılan kendisi miydi ? Bundan pek emin değildi. Otobüs yolcuğu onun için insanlar ve hayatlar demekti. Her gün cam kenarına oturur ve bu ülkede ya çok varlıklısın ya da Gregor Samsa’dan bir farkın yok diye düşünerek insancıkları seyrederdi. Uzunca bir süre  sonra anlıkta olsa bu düşünceler ve bohemden kurtulmak ümidiyle eli telefona gitti ve müziği değiştirdi “Bursanın ufak tefek taşları keman olur o yârimin kaşları…” elleri ve sürekli titreyen sağ ayağıyla türküye eşlik etmeye başladı. Türkünün sonu aynı zamanda karanlığın başıydı ve her gün geçtikleri tünelden yine geçmeye başlamışlardı. Bu iş yerine varmak üzereyiz demekti. “Bu insanlara karanlık bile fazla” diye geçirdi içinden. Yanındaki kül tablasına yol boyunca katlanmış olmanın verdiği dayanılmaz sancı onu bir hayli sinirlendirmişti. Bir an önce otobüsten inme arzusu ile insanlara yer verme çatışması arasında bir süre gidip geldikten sonra birden ayaklandı ve kendini yoğun plastik, ter ve sigara kokan, klimaları çalışmayan bu külüstürden dışarı attı.

Telaşlı adımlarla işe yürürken midesinin bir hayli guruldadığını hissetti. Ara sıra YKM’nin önündeki şişman, köfte dudaklı, ağzı iyi laf yapan gevrekçiden kepekli kumru alıp yemeyi severdi. Gevrek arabasının önüne gelince hızlı adımlarını bir çocuğun ilk adımları gibi yavaşlattı:

-Günaydın bir tane kepekli kumru alabilir miyim diye sordu.

-Abi son bir tane kaldı vallahi bugün çok sattı bende anlamadım şanslısın ha normalde bu saatte kalmıyor. Bak kumruları yapan arkadaş burada:

-Arif yarına 2 tane kepekli kumru fazla getir gülüm.

Gülümseyerek saman rengi kağıda sarılmış domates, biber ve tulum peyniri dolu bu lezzetli yiyeceği aldı. Gevrek satan adam her gün aynı hikâyeyi usanmadan müşterilerine tıpkı gevrekleri gibi satmaya çalışır her seferinde o şişman ve yamuk ağzından aynı cümleler dökülürdü:

-Abi bugün şanslısın son bir tane kaldı.

Tüm bunlar yaşanırken korkunç bir ses ve ardından gelen ateş çemberi göz bebeklerinin irileşmesine neden oldu. Birdenbire neler olmuştu böyle ? Dehşete düştüğü zamanlarda sakin kalabilmeyi başaran bir yapısı vardı ama bu etrafta koşuşturup duran insanlar da neyin nesiydi ? Peki bu yerdeki kırmızı lekeler ? İnsanlar neden yerlere uzanıyorlardı? Burası halka açık bir yerdi ve bu düpedüz saygısızlıktı. Hem gevrek arabası ve şişman gevrek satıcısı nereye gitmişti ? Tüm bunları düşünürken omuzunda bir el hissetti. Arkasına dönüp sakince ne var anlamında başını salladı. Yüzünde yara izleri olan ve solgun görünen genç bir kadın kendisine bir şeyler söylüyor sanki pandomim yapıyordu. O an kadına dehşetengiz bir bakış attı ve kulaklarının duymadığını farketti. İki elini başının arasına götürdü ve etrafına baktı. Manzara korkunçtu her yerde polisler, ambulanslar ve sağlık görevlileri görüyordu.

O esnada yerdeki telefonlardan birine gözü ilişti. Pembe kılıfla kaplı telefonun ekran jelanatini kabarmıştı. Neden kadınların kullandığı telefonların ekran koruyucuları sürekli kabarıp kenarlarından atıyor diye düşündü. Sonra da böyle anlarda bile böyle saçma şeyleri nasıl düşünebildiğini sordu kendine ? Kulakları, dik bir duvara tırmanmaya çabalayan bir karınca azminde yavaş yavaş sesleri duymaya başlıyordu. Keşke duymasam dedi o an ve bunu düşündüğü an bir şeyler yapması gerektiğini anladığı anla aynı ana denk geliyordu. Aklı başındaydı ama çeşitli yerlerinden yaralar almıştı. Çok geçmeden yakınındaki insanlara yardım etmeye başladı. O an ne kaçmak arzusu ne de bir sonraki saldırının olabileceği korkusu yakınından bile geçmiyordu. Kalabalıklar içerisinde yalnız olan bu adam sevmediği kalabalıklara yardım ediyordu. Yerde yaralı biçimde bekleyen bir yaşlı çifte gözü ilişti. Amcanın başından boza kıvamında ağır ağır akmakta olan kan kötü şeylerin işaretiydi. Yaşlı teyzeye dönüp bağırarak:

-Bir şeye ihtiyacınız var mı teyze ? diye sordu. Zaten ağlamaklı olan kadın büsbütün kendini koyuvermişti:

-Yarım saattir ambulans bekliyoruz kimse gelmiyor dedi.

Cebinde daima taşıdığı mendilini çıkarıp amcanın kafasını temizledi ve dağılmış halde duran gevrek arabasına doğru uzanarak altında kalan su şişelerinden birine uzandı. Sahi suların 1.25 TL olması sinir bozucuydu. Bir lira tamamdı da bu 25 kuruş neyin nesiydi ? Yine saçma şeyler düşündüğünün farkına vardı. Amcanın elini yüzünü yıkadı ve hareket etmemesini söyleyerek ayağa kalktı. Başkalarına da yardım etmeliydi her yer insanlarla doluydu. Birden kulakları çınlamaya ve bilinci beyaz bir ışıkla kaplanmaya başladı. Yerdekilerin çoğu hareketsiz biçimde duran cesetlerdi tıpkı hareketli biçimde duran ama bir ceset gibi yaşayan kendi bedeni gibi. Bu sekr hali ne kadar sürdü bilinmez fakat gözünü açtığında bir ambulansın arkasında  sedyede uzanmakta olduğunu ve etrafta başka bedenler de bulunduğunu gördü. Yüzünde garip bir maske vardı. Galiba bu sıradışı maske burnundan ve ağzından içeri oksijen üflüyordu. Konuşmak istedi, elini oynattı fakat hemşire tıpkı hastane koridolarında asılı olan fotoğraflarda olduğu gibi işaret parmağını ağzına götürüp “Şişşşt” yaptı. Bu sessiz ol demekti. Birden her yerinde derin sancılar hissetmeye başladı. Ruhsal anlamda sürekli acı çektiğinden buna katlanabilirdi ama bu kahrolası fiziksel acı onu öldürebilirdi. Var gücüyle maskeyi çıkardı ve hemşireye:

-Canımm, canım çok yanıyor… diyebildi.

Hemşire elinde garip bir tüple şırıngaya bir şeyler zerkettikten sonra ona dönerek tanıdık gelen şu sözleri söyledi:

-Bugün şanslısın son bir tane kaldı.

Uykuya dalarken hemşireye doğru anlamsız, donuk bir bakış atarak sorduğu son soru şuydu:

-Bu kah-ro-la-sı su-lar neden bir lira 25 kur-uş… ?

Gürkan BİLGİSU

Kasım-2018

İzmir

Yazar Hakkında
Toplam 83 yazı
Gürkan Bilgisu
Gürkan Bilgisu
Dokuz Eylül Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği mezunuyum. Türkçe'nin yabancı dil olarak öğretimi alanında çalışıyorum. Blog yazmayı, içerik üretmeyi seviyorum.
Yorumlar (Yorum yapılmamış)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

×

Bir Şeyler Ara