0 Türk Edebiyatında Gerçeküstücülük-Sürrealizm

gerçeküstücülük-türk-edebiyatı
Türk Edebiyatında Sürrealizm-Gerçeküstücülük
Sürrealizm yani gerçeküstücülüğün Türk edebiyatındaki tesirlerine değineceğimiz bu yazı aslına bakarsanız internet ortamında dadaizm hakkında tarama yaparken denk geldiğim ve oldukça hoşuma giden kısa ve bilgilendirici bir yazının alıntılanması şeklinde burada yer alacak. Yazı sanırım Gergedan Dergisi Gerçeküstücülük Özel Sayı'sından alınma. Yazıya başlamadan önce sürrealizm-gerçeküstücülük nedir bir tanımlayalım.

Gerçeküstücülük-Sürrealizm Nedir ? 

20. yüzyılın başlarında André Breton tarafından Freud'un görüşlerine (psikanaliz yöntemi) dayanılarak açılan bir sanat akımıdır. Sürrealizmin bilgi ve esin kaynağı olan Freud'a göre, insanoğlunun dış dünyasından edindiği alışkanlıklar, istekler bilinçaltında toplanır. Bu istekler düş (rüya, yarı rüya) durumunda çözülerek ortaya çıkar. Sürrealistler. Freud'un bu görüşünü edebiyata uygulamışlar ve bir anlamda bilinçaltının, bilinç alanına olan egemenliğini savunmuşlardır.

André Breton, sürrealizmle ilgili düşüncelerini şu sözlerle açıklar: "Sürrealizm, bugüne kadar ihmal edilmiş olan bazı çağrışım biçimlerinin yüksek gerçekliği, rüyanın büyük kudreti, düşüncenin karşılıksız oyunu hakkındaki inanışa dayanıyor. Sürrealizm, diğer bütün ruhsal mekanizmaları tamamen ortadan kaldırmayı ve hayatın başlıca sorunlarının çözümünde onların yerini almayı amaç edinir. Sürrealizm, 20. yüzyılın en önemli düşünce hareketlerinden biri sayılır. Günümüzün hemen bütün sanat kollarında bu akımın etkisi görülür.

Gerçeküstücülük ve Türk Edebiyatı 

Gerçeküstücülükten ilk söz edenlerden biri Mehmet Behçet Yazar. Yazar'ın Genç Şairlerimiz ve Eserleri (1936) adlı yapıtında Dada ve sürrealizm akımlarına değinilmiş, belirli bir tanımlama yapılmış ve Türk şiirinde o güne göre bu akımlara yaklaşmış şairlerden söz edilmiş, örnekler de verilmiş.


Tahir Olgun da 1936'da yayımladığı Edebiyat Lügati’nde “sürrealizm” maddesinde Mehmet Behçet Yazar'a gönderme yapmış, sonra da onun o konuda bütün dediklerini alıntılamış:

Sürrealizm Avrupa'da yeni ve edebi bir meslek imiş. Bay Behçet Yazar’ın Genç Şairler ve Eserleri isimli kitabında deniliyor ki “Dadaizmin müfrit bir cereyanı olduğu tahmin edilen surrealisme de san'atkârın iradesini şiirden nez ederek kendisini tesadüfün cereyanına sevk eden bir yoldur. Kendimizi sevk-i tabiimize bırakmak suretiyle inconcient âlemle temasımızı muhafaza edebileceğimize kani olan bu cereyanın da diğerleri gibi Avrupa edebiyatında müteaddit yolcuları vardır. Surrealisme cereyanını 1868'de yarı deli bir halde bulunan Lautreamont adlı bir gence irca ederler...

Ercümend Behzat'ın şu parçası bunun modeli imiş:

Ressam, marangoz

İşçi, elektrik, toz

Duman:

Harman.

Sök ve tak, atla koş!

Emir alan, emir veren...

Çakan, kuran, deviren

Dur yakma... Yak! pat!

Bir tabanca mı? Hayır, bin vatlık iri

Ampullerden biri

Yerde tuz

Buz!



Tahir Olgun'un "Lügat"ında Dadaizm maddesi de sözcüğü sözcüğüne Yazar'ın kitabından alınmıştır: "Dadaizm, çocukların kekelemesini, dadısını model tutarak ve hisse dayanıp fikri ve hafızayı inkâr ve ifadenin en son karışık şeklini isdihdaf ederek abes'in, manasızın zaferini alkışlayan bir yoldur. Bay Mümtaz Zeki'nin şu parçası dadaizmin bir modeli imiş:

Hayti Adaları
Bir istiridye bizim ada
dada
dada
dada
Benim istiridye adamın incisidir
dadam
dadam
Dadam derken çıldıracak adam..!


Mehmet Behçet Yazar'ın ve Tahir Olgun'un kitapları gerçeküstücülüğün çok yeni bir olgu sayılmasa bile gücünü ve etkilerini yitirmediği bir dönemde yayınlanmış. O tarihte Londra'da Uluslararası Gerçeküstücü Sergisi açılıyor. Breton'la Éluard arasında daha bir kopuşma yok. Ama bazı edebiyat tarihçilerinin günümüzde de gerçeküstücülüğü Mehmet Behçet Yazar'ın 1936'daki sözlerini olduğu gibi aktararak tanımlama yoluna gittiklerini söylersek, ülkemizde bu konudaki yabancılığı ya da duyarsızlığı anlatmış oluruz. Sözgelimi, açalım İnkılap Kitabevi'nin yayınlarını...
Gerçeküstücülük Antolojisi yayınlandığı yıl, Garip kuşağı 50, İkinci Yeni kuşağı 35 yaşı dönmüş bulunuyordu.
Türk edebiyatında Dada ve gerçeküstücülükle ilişkiler yönünden ileriki yıllarda da yukarda anılan iki şair üzerinde özellikle durulmuştur. Behçet Necatigil Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde Lav'ın "Gerçeküstücülük, fütürizm, kübizm" gibi şiir akımlarını denedikten sonra hümanist bir görüşe bağlandığını söyler. "Kübizm de nerden çıktı?" diye düşündürür bizi. Şükran Kurdakul Şairler ve Yazarlar Sözlüğü'nde Doğan Hızlan'ın aynı yöndeki yargısını paylaşır; Memet Fuat ve Atilla Özkırımlı da Lav'ın şiiri için aşağı yukarı aynı sözleri söylerler. Memet Fuat, Lav'ın gerçeküstücü yanını serbest veznin bir kolu olarak da değerlendirir.
Aynı yazarlar Mümtaz Zeki Taşkın' ın dadacılığı ya da Dada'ya öykünmesi konusunda da birleşmiş gibidirler.
Bence fütürizm bir yerde Dada ile birleşebilir, bazı yanlarıyla üst üste gelebilir belki; Dada'ya fütürizmin bir noktada negatifi olarak bakılabileceğini söyleyenler de çıkmış; ama aynı şair hem fütürist, hem gerçeküstücü olamaz. Fütürizm, sistemin tersini oluşturarak var olmak ister; yani kendisi de bir sistemdir. Gerçeküstücülük ise doğrudan sisteme karşı bir akım. Çok büyük, temel bir ayrım var aralarında. Lav, o döneminde birçok bakımdan belirememiş, şiirsel ve düşünsel seçme'ye adım atamamış bir sanatçı; her şey serpinti, her şey izlenim halinde onda; yine de bir taçyaprak, ama çiçektozunu bilmiyor, gelmesini de isteme olanağı yok. Bu yüzden çeşitli akımların etkisini, çelişik de olsa, taşımıştır. Yanlış anlaşılmış bir gerçeklik duygusuyla çalışan ressamlar vardır; bu çalışmaları onları olduklarından başka türlü gösterir. Lav'ın şiiri de öyle. Sesi fazlaca öne alma kaygısıyla dize aralarında sıralanan rastlantı dizileri, salt fonetik nitelikteki bu şairde sanki-sürrealist, sanki-fütürist bir yan bulunduğu izlemini uyandırmıştır. Fütürizmde de, gerçeküstücülükte de aile, yurt, din gerçeklerine ve klasik idealizm kavramına karşı bir tavır vardır. Lav ise, özellikle o evresinde, sadece bir ses olarak kalmıştır; gürültü olarak ses... Ortamı, hava koşulu, dil eti, şiirsel ve ekinsel bir mirası yok.
Nazım'ın gerçekleştirdiği şiir, evrenselliğin yanı sıra Türkçe’nin, Anadolu kültürünün içinde de devinen bir şiirdir. Lav'ın Nazım'ı andırışı serbest vezne geçişin ilk tutukluğu ile açıklanabilir. Nazım o evreyi hemen aştı, en lepiska şiiri de o yazdı. Lav ise sonuna dek öyle kaldı. Kekemeliği ile gerçeküstücü, tutukluğu ile fütürist ve ilk günlerindeki bir Nazım gibi görüldü.
Mümtaz Zeki Taşkın'da ise Dada'nın gümbürtüsünü hiç bulamayız. Mehmet Behçet Yazar'ın örnek gösterdiği ve içinde "Dada" sözcüğü geçen, ama, kafiye hatırı için hemeninden "ada" sözcüğüne bağlanan, şiirsel varoluşu da bundan ibaret kalan parçayı ele alalım. Mümtaz Zeki Taşkın'ın durumu da gösteriyor ki Türk şiirinde doğrudan bir Dada etkisi olmamış. Dadacı olduğunu söyleyen tek Türk şairi için yıllarca önce Günübirlik'te şöyle demişim: "Ona dadacı diyebilir miyiz? Mümtaz Zeki Taşkın'ın yapıtında özgün görünme çabası o yapıtı uyumsuzluklardan tat devşirmeye götürür. Ama bu yalnız kuruluş ve biçim yönündendir. Bir 'her şeyi yıkma' merakı yoktur Taşkın'da. Uygarlığa, edebiyata, düşünceye karşı açılmış bir yaylım ateş hiç yoktur. Mümtaz Zeki Taşkın kuralsızı değil de, bazı kural dışılıkları (o da şiirin yalnız fizik yapısında) denemek istemiştir. Nitekim bu şair, dadacı olduğunu söylediği deneylerden hemen sonra en ussal, daha doğrusu en didaktik bir şiire, çocuk şiirleri yazma sürecine girecektir."
Dada'dan didaktizme geçilemez. Gerçeküstücülükten toplumculuğa geçmeyle karşılaştırmayalım bunu.
Aynı yazıdan:
Ekim 1937'de Varlık dergisinde Orhan Veli ile Oktay Rifat'ın yayınladıkları "Sürrealist Oyunlardan Diyalog" adlı ortak parçadan, Garipçilerin çıkışlarında gerçeküstücü, biraz da dadacı esinlerle yüklü oldukları görülüyor. Aragon'un Le Mouvement Perpetuel (Sürekli Devinim) adlı kitabındaki "Une Fois Pour Toute" parçasıyla hemen hemen aynı demeyeceksek, koşut sözcüğüyle açıklayabileceğimiz o yazıda görmezden gelinemeyen bir şey daha var: kimi sorular ve karşılıkları gerçekdışı, kimileri de düşünceye bağlı. Garipçiler bu iki öğeden ussal olanı seçmişlerdir."
Şöyle de demişlerdir Garipçiler: "Sürrealizmle burada bahsettiğim(iz) iştiraklar haricinde hiçbir alakamız olmadığı gibi herhangi bir edebi mekteple de bağlılığımız mevcut değildir."
garipçiler-orhan-veli

1940'larda palazlanmaya başlayan ve kısa sürede toplumcu yergi planına kayan Garip kuşağının gerçeküstücülükten kaçınması biraz da, Batı’da, özellikle Fransa'da, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği'nde temeli atılan sosyalist gerçekçiliğin ağırlık kazanmasından kaynaklanmıştır. Sosyalist gerçekçiliğin etkileri de Fransa'daki direniş olgusunda yer almış eski gerçeküstücü şairler ve sanatçılar kanalıyla olmuştur: Aragon, Éluard... Bu da Garipçilerin gerçeküstücülüğe alttan da olsa bir sevgileri olduğunu gösterir. Savaş sonunda gerçeküstücülük gücünü büyük ölçüde yitirdi. Liberasyon değerleri direniş terimlerinden toplumcu terimlere geçti. Yaprak dergisi bu geçişin Türkçe içinde el yordamıyla aranışların, o arada bir kararsızlığın öyküsü olarak da anılmahdır. Türk şairi gerçeküstücülüğün Stalin-Troçki çatışmasında Troçki'nin yenik düşmesiyle gözden düştüğü gerçeğini anlayamadı. 1940 kuşağı da denen şairlerin hayat dramlarının yarattığı baskı Türk yazarında ve okurunda gerçeküstücülüğü burjuvaziyle, kapitalizmle, gericilikle yalnız onlarla bir tutma duygusu yaratmıştır. İmge şiirden sürüldü. Hatta bir anlamda ayıp da sayıldı.
Atilla Özkırımlı İkinci Yeni şairlerinin gerçeküstücülükten daha bir "bilinçli" olarak yararlandıkları kanısında. Bu düşünceye katılamıyorum. İkinci Yeni'yi başlatan ve ona sonradan katılan şairler gerçeküstücülüğü bilmiyorlardı. Yine de bu şairlerin ürünlerinde gerçeküstü öğelere sık sık rastlanmıştır. Parça parça, çıkma olarak, sürçüp düşme olarak, arayışın vardığı uçlardan biri olarak. Büyük harfle yazılan, tarihte belli bir akımın adı olan bir Gerçeküstücülük var. Bir de o akımdan önce görülmüş ve dünyada şiir yazıldıkça görülecek olan bir gerçeküstü. Bu ikincisi, özellikle de ikincinin ikincisi şairin tartışılmaz terekesidir.
Şiirlerindeki masalsı gelişimden ötürü 15. yüzyıl halk şairi Kaygusuz Abdal'da gerçeküstücü yanlar bulanlar olmuştur. Esrarı fazla kaçırdığı ve tasavvuf neşesini taşırdığı zaman Kaygusuz'un kelamı bir güzel saptırdığı ve alışılmadık biçimlere yöneldiği bir gerçek. Ama bunun gerçeküstücülükle bir ilgisi olamaz elbet. Yine de şiirinde anonim tekerlemeye yer verdiğinde o ilişki kurulur gibi de olur.
Tekerlemenin İngilizce karşılığı olan "Jingle" sözcüğünün bir anlamı da "vezinsiz şiir."
Yıllar önce, Ankara'da, bir sahafta Paul Leautaud'nun antolojisini bulmuştum. Kitap Asaf Halet Çelebi'ninmiş. Gerçeküstü öncesi şairlerin dizelerinin hemen hepsinin altını çizmişti Çelebi. "Somut malzemeyle soyut dünya yaratmak" isteyen bu şair gerçeküstüne Dünyanın Damı'ndan bakıyordu ve durumunun ayrımına varamamıştı.
İlhan Berk, Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ahmet Oktay, Özdemir Asaf, Enis Batur, Akif Kurtuluş.
Sözün kısası, edebiyatımızda gerçeküstücülük olmadı; İtalya'da, Yugoslavya'da, İspanya'da, Paraguay'da, Venezuela'da, Arjantin'de, Kolombiya'da rastlanan biçimde bir akım belirmedi; ama gerçeküstü'ne özellikle 1950'li yıllardan sonra çok sık rastlıyoruz.
İmgenin varlığı gerçeküstü'ne de her zaman olanak tanır.
Tekerlemelere dönelim yine. Çocuk oyunlarını düşünelim. Yandaki sütunlara aldığım iki tekerleme, özellikle de birincisi, gerçeküstünün Türkçedeki doruk noktasını gösteriyor. Breton görse hayıflanırdı.
Gerçeküstü edebiyatımıza fazla girmemiş. Hayatımızda edebiyatımızdakinden daha çok yeri var gerçeküstü'nün.

0 Cinsiyet Soykırımı-Özgecan Aslan

özgecan-cinayeti--kadınlar
Özge'Canımız anısına

İnsanoğlu var olduğundan beri kadınlar her daim toplumlarda bir eşya, bir madde,adeta montunuzu çıkarıp asabileceğiniz bir portmanto muamelesi görmüş ve görmeye devam ediyor. 21. yüzyılın Türkiye'si hatta dünyasının en temel problemi şüphesiz kadınlar, cinsiyet ayrımı, kadının toplumdaki yeri ve önemi. Özgecan'ın öldürülmesi ile ülkemizde kadın gerçeği bir tokat gibi bir kez daha yüzümüze çarptı. Maktül ve katil bu süreçte hiç değişmedi. Türkiye'deki durum gösteriyor ki maalesef bu ülkede bir cins soykırımı mevcut.

 Kadın ne sizin kendi arzularınızı tatmin edebileceğiniz bir vajinadan ibaret bir varlık ne de sizin her dediğinizi yapacak bir dadı. Biz adamların bunu iyi anlaması gerek. Adam diyorum çünkü toplumumuzda erkek ve adam kavramı birbirine karışmış durumda. Erkeklik size Tanrı tarafından verilmiş bir şey. Erkek olabilirsiniz fakat adam olmak farklı meziyetler ister. Mesele Can'ımızı katleden Suphi Altındöken ? Ne derece adamdı  sorarım sizlere ? Yahut sokak ortasında eşini döverek öldüren erkeklere nasıl adam diyebilirsiniz ? 2008 yılından itibaren bu ülkede şiddet v.b nedenler ile ölen kadın sayısı 1156. Evet yanlış duymadınız 1200'e yakın kadın eşleri tarafından öldürüldü ve öldürülmeye devam ediyor. Aşağıdaki tablo 2009 Adalet Bakanlığı verileri size durumu daha iyi izah edebilir

kadın-cinayetleri-istatistikleri
 Özgecan'ın katli bu toplumun kanayan yarasını bir kere daha ortaya çıkardı. Fakat burada benim tenkit etmek istediğim bir husus söz konusu. 2015 yılında Türkiye Cumhuriyeti topraklarında gencecik bir kadın tecavüze uğrayıp katlediliyor ve biz toplum olarak birlik, dirlik içerisinde bu duruma tepki göstermek yerine, işin siyasi boyutuna(hükümet-muhalefet atışması) ve medya maymunlarının söylediği zırvalıklara(Nihat Doğan) takılıyoruz. Hangi aklı başında kişi bu saçmalıklar ile uğraşmak yerine biz toplumun bu kanayan yarasını nasıl birlikte çözeriz mesajı verecek doğrusu çok merak ediyorum. Failler elbetteki cezayı çekecek, çekmeli de. Bizim burada üzerinde durmamız gereken asıl mevzu bu sorunun yani kadın cinayeti terörünün nasıl sona ereceği ? Aklı başında bir hükümet olsa bana göre bu konuda okullarda seçmeli dersler okutur, insan haklarına vurgu yapar, pedagogları, sosyologları bu konuda görevlendirir ve toplumsal anketler yapar fakat nerede bu ülkenin siyasilerinde (hükümeti-muhalefeti) o düşünce. 

 Ben de dahil pek çoğumuzun dilinden düşürmediği "Karı gibi gülme" lafı dahi bu toplumun erkeklerinin bilinçaltının bir haritasıdır aslına bakarsanız. Kız kısmı okuyupta ne yapacak evde otursun diyen amcaların hastaneye gittiklerinde karıma-kızıma kadın doktor baksın dedikleri bir toplumdan söz ediyoruz. Namusu iki bacak arasından ibaret gören tüm toplumlar Şark veya Garp farketmez bu tarz sapık zihniyetleri ve çelişkileri bünyelerinde bulundurmak mecburiyeti taşırlar.

özgecan-arslan

Tüm toplumlarda eğitim önce aileden başlar. Bir baba şerefli, namuslu ise çocukları da şerefli ve namusludur. Bir erkek evladın adam olma süreci babasının adam olup olmadığı ile ölçülür. Çocuk ailede kavga, şiddet arasında büyürse ilerde o da aynını kendi eşine yapacaktır. Bu yüzden anne-baba eğitimi bu toplumda olması gereken uygulamalardan birisidir. Üniversitede değerli hocam Yusuf Yanartaş sık sık tekrar eder derslerde: "Hep söylerim bu toplumda analık-babalık okulu da olmalı" Gerçekten bu söze katılmamak mümkün değil. İnsanlar öğütleri ile çocuklarına yol verirken yaptıkları ile kötü örnek oluyorlar ve eylemleri ile söylemleri çelişiyor. Toplumun ve devletin birlikte bu duruma çare bulması gerekmekte. Fakat bunun için ne kadar çalışıyoruz orası ise tam bir muamma.

 Anneleri cennetin sahibi olarak gören bir peygamberin ümmeti olarak bizler bugün kadına bir eşya hüvviyeti vermekten onu doğuran, aş pişiren bir yaratık olmaktan öteye taşıdık mı ? İşte bu kocaman bir soru işareti. Özge'Can kardeşime Allah'dan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Yazımı bozkırın tezenesinin şu sözleri ile bitirmek uygun düşer diye düşündüm. Belki de en beliğ ifade budur durumumuz açısından:

“Kadınlar insandır, biz insanoğlu”
Neşet Ertaş

0 Sosyal Sorumluluğun Güzel Bir Örneği-Duyan Eller

Samsung duyan eller projesi
Samsung Sosyal Sorumluluk Projesi-Duyan Eller

Samsung Duyan Eller sosyal sorumluluk projesini konu alan bu yazımda sizlere yakın dönemde sosyal medyada yayınlanan ve Samsung tarafından hazırlanan işitme engellilere yönelik bir projeden söz etmek istiyorum. Biliyorsunuz ki ülkemizde ve tüm dünyada doğuştan veya sonradan oluşan sebepler nedeni ile bir çok engelli vatandaşımız bulunmakta. Engelli kelimesini de öteden beri hoş bulmam ve ayrıştırıcı dışlayıcı bir kelime olarak görmüşümdür. Daha nahif daha güzel bir kelime türetmek hepimiz için en güzeli olabilir kimileri bunun için "farklılaşmış" sözcüğünü öneriyor.

 Yazımızın esas konusu kelime tartışması değil elbette. Son dönemde markaların toplumu etkileme ve marka algısı yaratma uğruna yaptığı pek çok sosyal medya reklamı mevcut hep birlikte yeni girişimler farklı ve kaliteli işler görüyoruz. Fakat Samsung Türkiye ekibi bizim genelde yurtdışındaki firmaların reklamlarından aşina olduğumuz bir sosyal sorumluluk projesine imza atarak "Samsung Duyan Eller" projesini hayata geçirdi. Peki bu Duyan Eller projesi neyin nesi ?



Yukarıda izleyeceğiniz video Samsung ekibi tarafından hazırlanmış ve işitme engelli bir kardeşimiz olan Muharrem'i mutlu eden ve ben de dahi bir çok kişinin gözünden yaş getiren bu projenin tanıtım videosu. Peki bu videoyu etkili kılan ne ? İyi bir ekip çalışması ve hiçbir şeyden haberi olmayan işitme engelli bir gencin mahalledeki sıradan bir gününde herkesin kendisi ile işaret dilini bilerek konuşması sonrasındaki şaşkınlığı ve mutlu oluşu elbette. Duygusal bir toplum yapımız var evet ve Samsung da bizi tam buradan vuruyor. Videoyu izlemenizde fayda var. Fakat benim için asıl önem arz eden kısım işin dram kısmından ziyade uygulama kısmı. 

 Samsung Türkiye ekibi işitme engelli vatandaşlarımızı düşünüp 
http://www.samsung.com/tr/duyaneller/index.html adresinde bir görüntülü çağrı merkezi oluşturmuş. Hafta içi 09 ile 18 saatleri arasında işitme engelli vatandaşlarımız sisteme bağlanarak teknoloji alanında  istedikleri konuda yardım alabiliyorlar. Tele-konferans yöntemi ile işleyen sistem de kullanıcı bilgisayarının ön kamerası vasıtası ile görüntülü ve canlı olarak karşısındaki ile işaret dili vasıtası ile yardımlaşabiliyor. Türkiye'de 2010 TÜİK sağlık verilerine göre 3 milyon işitme engelli insanın olduğunu göz önünde bulundurursak bu ve bunun gibi sosyal sorumluluk projeleri elbetteki marka odaklı olsalar da güzel şeylerdir ve devamının gelmesini dilemek hepimizin boynunun borcudur.

Not: Güney Kore'li teknoloji üreticisi Samsung elbetteki Kapitalist sistemin bir parçası olarak bu videoyu ve işi sempati kazanmak ve marka algısını kuvvetlendirmek adına yapmıştır, fakat yapılan bu çalışma bize şu günlerde insan olduğumuzu hatırlatması ve çevremizde yer alan engelli insanların durumu hakkında biz de farkındalık yaratması bakımından takdir edilesidir.

0 Kalabalık Sınıf Tenha Cüzdan-Atanamayan Öğretmenler

Kalabalık Sınıf Tenha Cüzdan-Atanamayan Öğretmenler
Kalabalık Sınıf  Tenha Cüzdan-Atanamayan Öğretmenler

 Bloğumda beğendiğim köşe yazılarını paylaşmayı seviyorum ve bugün sizlere Radikal'in internet sayfasında yayınlanan ve oldukça çarpıcı istatistiklerden oluşan bir köşe yazısını aktaracağım, okumanızda fayda var zira durum hiç de iç açıcı değil. Mezun olacak ve atama bekleyecek bir öğretmen adayı olarak burada yazılan sayısal gerçekleri gördükten sonra insan gerçekten bu kadarına da pes diyor. Bir gün o güzel günleri görebilir miyiz, bilemiyorum fakat öğretmen konusu bu ülkenin en ciddi biçimde ele alınması gereken mevzularından birisidir. Başkanlık sistemi için bu kadar yaygara koparacağınıza atanamayan öğretmenlere çare bulmanız en mantıklısı sayın vekiller.

     Neredeyse fenomen haline gelen "atanamayan" öğretmenlerden 40 bini bugünlerde atanmış olacak. Bu öğretmenlerimiz, ülkeyi refaha kavuşturacak hamlelerin mimarlarını yetiştirecekler. Bu konuda onlara düşen yük büyük ancak bu yükün ağırlığı altında eziliyorlar yıllardır. Nedenine gelince, aşağıda ilköğretimde derslik başına düşen öğrenci sayıları var. Grafiğe bakıp 40-50 tane 6 yaşındaki çocuğu bir sınıfta hayal etmenizi istiyorum.
oecd-derslik-öğrenci-verileri
Şimdi de, öğretmenlerimiz ülkemizi süper lige taşıyacak çocukları bu sınıflardan nasıl çıkarabilir bir düşünün? Sınıf mevcudu neden önemli peki? Bu konuda yapılan en güvenilir ve uzun soluklu olan bir araştırmaya göre, 40 kişilik bir sınıfta okuyan öğrenci, 25 kişilik bir sınıfta okuyan öğrenciden, ilkokuldan mezun olduğunda, 1 yıl geride oluyor ve yarışı daha başlamadan kaybediyor. Uzmanlar, ideal sınıf mevcudunun 16-24 arasında olması gerektiği konusunda az çok hemfikirler. Bu rakamlara ulaşan ülkelerin refah düzeyi çok net şekilde aşağıdaki grafikte görülüyor. OECD ülkeleri içerisinde en kalabalık sınıflar bizde ve sınıf mevcudu ile ülke olarak zenginliğimiz arasında ters bir orantı var.
atanamayan öğretmen
Şimdi gelelim 40 bin atamaya. Yukarıda bahsettiğim sınıf kalabalıklığını azaltmak için artırmamız gereken iki temel unsurdan biri öğretmen ataması diğeri ise derslik sayısı. Peki bu durumu fark edip gerekli iyileştirmeleri yapabilmiş miyiz bir bakalım? Aşağıdaki tablo bu anlamda durumu açıklıyor: Son 10 yılda net olarak 162 bin öğretmen atanmış, 122 bin derslik açılmış, buna karşın öğrenci sayısında da aynı dönemde 3.1 milyonluk bir artış olmuş. Kısaca, öğretmen ve derslik sayısı artışları, öğrenci sayısındaki artışı ancak karşılayabilmiş; sınıfların mevcutlarının azalmasına pek etkisi olmamış. Bunun yanı sıra, eğitime milli gelirden ayrılan miktarda da önemli bir değişiklik görülmüyor: Son 10 yılda ortalama %2,5 ayırmışız. Meksika, G.Kore ve Brezilya gibi ülkeler ise bizim neredeyse iki katımız kadar ayırıyor. Oysa yapısal reformlar yıllar itibarı ile artırıldığında oluşacak tablo bir önceki grafikte net olarak görülmekte. Sınıf mevcudunu 20'li rakamlara çekebildiğimizde, kişi başına milli gelir uzun vadede neredeyse iki katına yani 20 bin dolara çıkıyor. Bunu yapabilecek öğretmen birikimine, toplumsal bilince ve hasbelkader kaynağa da sahibiz, dolayısıyla önümüzdeki yıllarda eğitime ayrılan bütçeyi ne pahasına olursa olsun artırmalı.

meb-öğrenci-artışı Biz büyük düşünüp, mega projeleri mini çabalarla yapabilen çalışkan bir milletiz. Şimdi büyük düşünelim, 40 bin değil de tüm öğretmen açığını kapatacak şekilde yani 200 bin öğretmen ataması yaptığımızı varsayalım (Bu arada öğretmenleri merkezi sistemle atama garabetinin başka bir yazı konusu olduğunu not edeyim.). Bu ek olarak, 160 bin öğretmenin yıllık maliyeti ne kadar söyleyeyim: yıllık 6 milyar TL kadar. Sadece sigaradan toplanan 1 yıllık verginin 22 milyar TL olduğunu ve Kanal İstanbul için 22 milyar TL bir bütçenin konuşulduğunu hatırlarsak aslında bu mega projenin de ne kadar mini bir çabayla yapılabileceğini çok net görebiliriz.  

Yazının başlığında adı geçen Alibaba bu günlerde Amerika'da piyasaya açılan Çinli bir İngilizce öğretmeninin kurduğu web sitesi. Şirketin değeri 160 milyar dolar civarında, bir başka ifade ile, Türkiye'nin milli gelirinin neredeyse dörtte biri. Eğer ülke olarak mega projelerimizi kendimiz hayata geçiremezsek, başka ülkelerin başarılarını seyretmeye devam edeceğiz.

Not: Bu yazıda elbette sınıf mevcudunu azaltalım, sınıfları artıralım, sonrasında öğrenciler cin gibi olacak gibi bir iddiada bulunmuyorum; zira, öğretmen yetiştirme politikaları, sınıflardaki eğitim materyalleri de çok önemli ancak onu düşünmek için öncelikle bu ikisinin elde olması lazım.


* Yrd. Doç. Dr. Çağdaş Şirin-Bahçeşehir Üniversitesi

0 Tatar Türkçesi(Tatarca) Ders Notları

tatarca-ders-notları
Tatar Türkçesi(Tatarca) Üniversite Ders Notları

Türk Dili ve edebiyatının önemli lehçelerinden olan Tatar Türkçesi ile ilgili derlediğim ders notları hem üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde okuyan arkadaşlara, hem pek sevmediğimiz Açıköğretim öğrencilerine hem de KPSS'ye hazırlanan öğretmen adayı edebiyatçılara ÖABT yani alan sınavında kaynaklık edecek nitelikte bilgiler içermekte. Kısaca Tatar tarihi ve Tatar dilinin özelliklerinden sonra Tatarca'nın gramatik özelliklerinin ağırlıkta olduğu bir ders notu derlemesi oldu. Umarım faydası dokunur.

TATAR TÜRKÇESİ DERS NOTLARI 

0 Yeni yılda hem her şeyden haberiniz olsun hem de moda ve yeni keşifler sizden sorulsun!

Haberleri takip etmek için kullanılabilecek en iyi uygulama Hürriyet E-gazete olsa gerek. Hem basılı gazete okuma keyfini yaşarken, hem de güncel haberlere ulaşabilme imkanı sunuyor. Uygulamanın son güncellemeleri ile de; hava durumuna, burcuma, finans haberlerine ve sinema rehberine ulaşabiliyorum. Hürriyet E-Gazete'nin en güzel yanı da (sona sakladım) bir sonraki günün haberlerini 00:00'da alınıyor olması.

Şimdi de sizi Hürriyet E-gazete'nin yılbaşı paketi ile tanıştırmak istiyorum. Bu pakette Hürriyet E-Gazete'nin yanı sıra, Elle ve Atlas dergilerinin dijital kopyası var :)
Haberleri ve gündemi hem gazete okuma keyfini yaşayarak takip etmek isteyenler, hem de ben gazetemi okurken bir yandan da falıma da bakarım, filmlerden de haberim olur diyenler yılbaşı paketini kaçırmasın derim! Hem de kısa bir süre için sunulan bu paketi alıp, gazete keyfini sürerken modayı Elle ile takip de edebilir, Atlas okuyarak da farklı keşifler yaşayabilirsiniz.

Yeni yılda sevdiklerine sevdiğin şeyleri hediye etmek de adettendir. Siz de arkadaşlarınıza ve gazetesiz olmaz diyen aile üyelerinize 6 aylık veya 1 yıllık versiyonları olan Hürriyet E-Gazete paketlerinden birini hediye edebilirsiniz. Her gün kullandıkça sizi hatırlasınlar:)

Daha ayrıntılı bilgi almak için sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

0 Her Devrin Adamı Necip Fazıl Kısakürek

Her Devrin Adamı Necip Fazıl Kısakürek
Her Devrin Adamı Necip Fazıl Kısakürek

 Türk edebiyatının ve fikir dünyasının en önemli simalarından olan Necip Fazıl Kısakürek bu seferki yazımızın konuğu oldu. Türk Dili ve edebiyatı ile ilgileniyorsanız hali ile Necip Fazıl ve onun güzel şiirlerinden bihaber olmanız pek mümkün değil. Şairlik yönünü çok kuvvetli bulduğum ve Yahya Kemal ile beraber 21. yüzyılın en kuvvetli Türk şairlerinden olan (hangisi daha şair derseniz reyim Yahya Kemal'den yana olacaktır.) Necip Fazıl yine bana göre ne yazık ki aynı asaleti yaşamında ve savunduğu fikirlerde gösterememiştir.

 İslamcı bir nesil yetiştirmek -ki bu nesle Sakarya nesli demektedir- gayesi güden şairin hayatı, inandığı dava ve yaptıkları tamamen tezat içerisinde gözükmekte. Arvasi ile tanışma mevzusu edebiyat çevrelerince malum olan Necip Fazıl "Kaldırımlar Şairi" olarak anılırken tövbe edip İslami mistitizme yöneliyor. Bir insanın dinibütün ve dindar olmasında elbetteki hiçbir sakınca yok. Bazı kalın kafalılar gibi her türban takana yobaz, her Kur'an okuyana şeriatci gözü ile bakanlardan elbetteki değilim. Fakat gelin görün ki Necip Fazıl inanış, dava, din, peygamber kavramlarını ne derece doğru anlamış ve yaşamına aksettirmiştir ? Bir kere dindar gençlik isteyen bir adamın kumarbaz oluşunu nasıl izah edeceğiz ? Gerek CHP döneminde gerekse Demokrat Parti döneminde aldığı devlet desteğini(örtülü ödenek yardımları) ve kalemini paraya batırıp nabza göre şerbet verişini nasıl açıklayabiliriz ? Geçimini sağlamak için magazin dergilerinde dahi yazılar yazan Nazım Hikmet ile alay eden üstat devlet eli ile hiçbir sıkıntı çekmeden ve kul hakkı yiyerek nasıl İslamın ve Müslümanlığın savunucusu oluyor doğrusu bunlar izaha muhtaç konular. İşin garip tarafı Necip Fazıl çizgisindeki bazı kesimlerin Atatürk'ü ayyaşlıkla suçlamaları. Kumar oynayan, örtülü ödenekten aldığı paralar ile kul hakkı yiyerek geçimini sağlayan bir üstat ne kadar bu sıfatı hak ediyor bu tartışılır.

 Elbetteki Necip Fazıl'ın bir fikri dünyası, savunduğu inanışlar vardı fakat bunu bu yolla yapmak ne derece doğruydu ? Bugün aynı işi yapan ve bunu sadece sanatı ile yapan Sezai Karakoç'u kimse eleştiremez çünkü o güzel adam inandığı fikri kalemi ile savunurken üstat devlet dairelerinde dönen hesaplar ile fikir savunucusu olmuştur. Necip Fazıl'ın sanatına ve sanatçı yönüne, şiirdeki maharetine tek bir kelime dahi etmek mümkün değildir. Fakat iş yapı, karakter meselesine gelince üstat burada tenkite uğramak durumundadır. Elbetteki insandır, onun da kusurları olacaktır, fakat karşısında duran ve davasını "katılırız ya da katılmayız" para, pul ve mevkiye değişmeyen Nazım Hikmet örneği ne olacak öyleyse ?

 Necip Fazıl ve yaşamı konusunda Radikal'de bir yazı kaleme alan tarihçi Ayşe Hür'ün aşağıda sizinle de paylaşacağım yazısını okumanızı tavsiye ederim. Müslüman bir Türk bireyi olarak kendime üstat diye birini örnek alacaksam bu konuda tercihim özü sözü bir Mehmet Akif'den başkası olamaz. İslamiyet'in geri kalmışlığını Müslümanların tembelliğini dile getiren ve pozitivist olan Akif ve onun nesli dururken, Necip Fazıl'ın Sakarya nesli dediği bugün etrafta "Tapeleri" dolaşan, kollarında milyarlık saatlerle gezen, vatandaşı çürük lastik ayakkabı ile gezerken kendine saray yaptıran ve üstatlarının yolunda gittikleri pekâla belli olan nesil benim tercihim olmayacaktır.

Not: Başlık Ömer Seyfettin'in her devrin adamı diye tanıttığı ve romanı okuyanların pekâla bileceği Efruz Bey karakterinin Necip Fazıl'la olan benzerleğinden dolayı bu adı aldı.

AYŞE HÜR'ÜN RADİKAL'DE YER ALAN NECİP FAZIL ARAŞTIRMASI


Kaynak: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/necip_fazil_kisakurekin_oteki_portresi-1115579

0 Türk Edebiyatında İşçilerimiz-Onur Savkal

türk-edebiyatında-işçiler
Türk Edebiyatında İşçilerimiz
Mehmet
Hazineler içindesin
Bu toprağın altında ne var ne yok
Kömür bakır altın demir
Hepsi senin, hepsi senindir
Çıkar çıkarabildiğin kadar
Ne çıkarırsan
Hepsi benimdir.
Melih Cevdet Anday

 Yazıma Melih Cevdet Anday’ın ‘Hazineler İçindesin’ şiiri ile başlamak istedim. Sermaye sahiplerinin işçilerimize bakış açısını ne güzel anlatmış. Bu toprakların altındakiler de üstündekiler de insanımızın aslında. Gözü aç ve de asla doymayacak olan insanlar işçilerimizi bu hazinelere ulaşmak için sadece bir araç olarak görmektedirler. İşçilerimizin onlar için hayvandan farkı yok. Yeter ki çıkarsınlar ve daha çok çıkarsınlar o toprağın altındaki madenleri. Melih Cevdet’in dediği gibi o madenler yerin altındayken hepimizin ama çıkarıldıktan sonra hep o gözü doymayanların.

 Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı içerisinde bazı şairler ve yazarlar işçilere çok sık değinmişlerdir. Bu sanatçıların işçilere ilgi duyması kimi zaman ideolojik kimi zaman da kendilerinin de o işçi sınıfından geliyor olmalarıdır. Her iki sonuçta da o ezilmiş sınıfın yanında duran ve onların sorunlarına dikkat çeken onurlu sanatçılar olmayı tercih etmişlerdir. Türk edebiyatının önceki devirlerinde bazı sanatçılar muktedirleri öven şiirler yazmışlar ve el üstünde tutulmuşlardır. Bazıları ise hiciv türünde şiirler kaleme almışlar ve bu tercihleri hayatlarına mal olmuştur. İki farklı sanatçı tipi ve ikisi de tercih meselesi. Cumhuriyet döneminde de benzeri bir durum söz konusudur. Özellikle Milli Mücadele sonrası ülkenin içinde bulunduğu zor durumu da göz önünde bulundurursak işçilerimizin ne zorluklar çektiğini daha iyi anlayabiliriz. Ülkemizde kabul edelim ya da etmeyelim cumhuriyetin ilanından beri büyük bir işçi sınıfı mevcut. Ülkenin ekonomisi ve şu anda işleyen düzen belirli bir ölçüde onlara bağlıdır. Bu denli önemli bir halkayı oluşturan işçilerimize, niçin değer verilmediğini anlamak ise güç bir durum.

 Nazım Hikmet şiirlerinde özellikle işçiler üzerinde durmuştur. Nazım Hikmet’in bu tutumunun ideolojik olduğu ise edebiyatımızın hala tartışılan bir noktasıdır. Neticesi itibariyle Nazım Hikmet bu konuda öncü bir isim olmuştur. Nazım Hikmet ile aynı cezaevini paylaşan Orhan Kemal ise bu noktada önemli bir yere sahiptir. Orhan Kemal aynı zamanda işçilerin dünyasından gelen bir yazardır. Onun bu durumu eserlerinde işlediği işçi sınıfı temasını havada bırakmamaktır. Romanlarındaki işçi kahramanların çoğunu bizzat kendisi tanımıştır. Babasının Suriye sürgününden sonra genç bir delikanlı olarak tekrar Adana’ya dönmüş ve amiyane tabirle ne iş olsa yapmıştır. Pamuk tarlalarında, fabrikalarında çalışmış ve ambar memurluğu yapmıştır. Bu yaşantısı onun romanları için büyük bir alt yapı oluşturmuştur. Biz toplum olarak sanatçılarımızı tanımıyoruz. Tarihimizi ve edebiyatımızı ne yazık ki televizyon dizilerinden öğreniyoruz. Orhan Kemal’in önemli bir eseri olan Hanımın Çiftliği, dizi sayesinde tanınmıştır. Hanımın Çiftliği’nde gördüğümüz üzere işçi ve işçi sorunları Orhan Kemal’de önemli bir tutar. Bereketli Topraklar Üzerinde adlı eseri de bu konuda önemli bir başyapıttır. Kendisi de sürekli maddi sıkıntılar çekmiş ve evinin kirasını dahi ödeyememiş birisidir. Fildişi kulelerine çekilip işçilerden dem vuranları okumaktansa gerçekten o dünyanın içinden gelen Orhan Kemal’i okumak bu noktada daha doğrudur. Orhan Kemal ömrünü bu davaya adamış bir isimdir ve bedelini de hapishaneler de ödemiştir.

türk-edebiyatında-işçi

 En son Bulgaristan’da bir hastanede kalp krizi sonuç hayatını kaybetmiştir. Cenazesi Bulgaristan’dan bir cenaze aracı ile Kapıkule’ye kadar gelmiştir. Çetin Altan cenazeyi teslim almak için cenaze aracı bulamamıştır çünkü hiç kimse ‘mimli’ bir adam olan Orhan Kemal’e cenaze aracı vermek istememiştir. Cenaze Babaeski dolaylarına geldiğinde yıllarca onlar için mücadele verdiği işçiler cenaze aracını karşılar ve şöyle bir pankart açarlar. ‘Biz işçiler hatıran önünde saygıyla eğiliyoruz.’ Sanırım bu pankart Orhan Kemal için her şeye bedeldir.

 Günümüz işverenleri bence Orhan Kemal gibi sanatçıların eserlerini okumalı. Onların vicdanına tesir edebilecek en güçlü şey bu romanlardır. Cezai yaptırımların o insanlara tesir edebileceğini sanmıyorum artık. En son Ermenek ilçesinde on sekiz işçimiz madende günlerdir mahsur. O maden işletmesine dokuz bin Türk lirası ceza kesilmiş. O vicdanlara dokuz bin liralık cezanın tesiri olur mu bilmem ama dokuz liralık bir Orhan Kemal kitabının daha fazla tesir edeceği kanaatindeyim.

 Soma maden faciası kaybettiğimiz 301 can ve en son Ermenek 18 işçimiz için umutlar tükenmek üzere. İşçilerimizin sorunlarının gündeme gelmesi için bu tür faciaların olması mı gerekiyor. O insanların sorunlarını yıllar öncesinden bu onurlu sanatçılar kaleme almış açıp okumasını bilen vicdanlı yüreklere tabii. Melih Cevdet’in şiirine değindik en başta. Onun gibi ‘küçük insan’ ı ele alan Orhan Veli, Oktay Rifat’ ı da unutmamalıyız. Halkçı olan bu şairlerimiz sanattan önce insanı ve halkı temel almışlardır. Küçük insanı ele alan başka bir yazarımız ise Sait Faik Abasıyanık’tır. Sait Faik’in o içten hikâyelerinde ezilen insanı genellikle görürüz. Çok gündemde olmasa da Tarık Dursun K. Denizin Kanı romanında 1940’lardaki sünger avcılarının hazin hayatlarına dikkat çekmesi, deniz işçileri açısından önemlidir. Bunlar edebiyatımızdaki örneklerin bazıları sadece.

 İşçilerimiz koca yürekli onurlu adamlar. Onlardan çok şey öğrendik biz. "İnsanlık öldü artık, babana bile güvenmeyeceksin, önce can sonra canan, nerde o eski insanlar " gibi beylik laflarla kendimizi kandırmışız. Kendileri öldüler ama insanlığın ölmediğini gözümüze soktular, kendilerinden önce hamile eşi olan arkadaşının hayatını düşündüler, can telaşında bile devletin sedyesi kirlenmesin diye düşündüler, son nefeslerini 'oğlum hakkını helal et' yazarak verdiler, emekli olmalarına rağmen kızlarının çeyiz parası için yerin altına indiler. Yazacak daha nice şey var onlar için. O güzel adamlar öldüler belki ama bu topluma birçok ibretlik hikâye bıraktılar. Çoğu için 'kara madenciler' öyle aydınlık ve güzel adamlarsınız ki ruhunuz şâd olsun.

Onur Savkal
Yukarı Çık

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Yapılacaklar

#Kitap Oku!
#Araştır!
#Sorgula!
#Düşün!
#Güzel Filmler İzle!
#Şiir Oku!
#Sokağa Çık Dolaş!
#Günlük Tut!
#Sevdiklerine Vakit Ayır!